içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

532 milyar liralık Eylül: Bütçede asıl açık nerede?

Maliye çalışırken bütçe açığını önce basit bir denklem olarak öğrenirsiniz: gelirlerden giderleri çıkarırsınız, geriye kalan rakam açığı verir. Yıllar içinde banka bilançosu, şirket nakit akışı ve kamu bütçesi gördükçe insan başka bir şey öğreniyor: Açık sonuçtur. Teşhis değildir.

 

Bu yüzden Eylül 2026 merkezi yönetim bütçesinin 532,2 milyar TL ile yılın en yüksek aylık açığını verdiğini gördüğümde, benim ilk baktığım rakam 532 milyar olmadı. Ağustosta 12,9 milyar TL fazla veren bütçenin bir ay sonra neden yarım trilyon liradan fazla açık verdiğine baktım. Çünkü kamu bütçesi aylık olarak vergi takviminden transfer tarihlerine, yatırım ödemelerinden faiz servisine kadar son derece oynaktır. Tek ay kötü geldi diye mali çöküş ilan etmek de, bir ay fazla verdi diye mali disiplin madalyası takmak da aynı ölçüde acelecilik olur.

 

Yine de üç Eylül’ü yan yana koyunca insanın kalemi biraz yavaşlıyor. Eylül 2024’te açık 100,5 milyar TL, 2025’te 309,6 milyar TL, bu yıl ise 532,2 milyar TL. Ham TL rakamlarını doğrudan karşılaştırmayı sevmem; arada yüksek enflasyon ve büyüyen nominal ekonomi var. Ama 2026’nın kendi içindeki bileşimi daha anlamlı bir sinyal veriyor. Eylül ayında bütçe giderleri geçen yılın aynı ayına göre yüzde 34,1 artarken gelirlerde artış yüzde 22,7, vergi gelirlerinde yüzde 21,8 kaldı. Aynı ay yıllık TÜFE yüzde 29,73. Kabaca tüketici enflasyonuyla düzelttiğinizde giderlerde reel artış, gelirlerde ise reel gerileme görüyorsunuz. Resmî bir reel bütçe hesabı değil bu; fakat makasın hangi yöne açıldığını görmek için yeterli.

 

Daha ilginç olan şu: Eylül ayının suçlusunu hemen “faiz” ilan edersek yanlış dosyayı açmış oluruz. Faiz giderleri geçen yılın aynı ayına göre yalnızca yüzde 11,2 artarak 263 milyar TL’ye çıktı. Buna karşılık faiz dışı harcamalardaki artış yüzde 39,1. Faiz dışı denge geçen yıl eylülde 73 milyar TL açık verirken bu yıl 269,2 milyar TL açık verdi. Cari transferlerde artış yüzde 48,7, mal ve hizmet alımlarında yüzde 60,8. Personel giderlerindeki artış ise yüzde 24,5.

 

Burada hemen “israf” kelimesine koşmayı da doğru bulmuyorum. Cari transfer dediğimiz kalemin içinde sosyal güvenlik sisteminden mahalli idare paylarına, çeşitli kanuni transferlerden sosyal nitelikli ödemelere kadar birbirinden çok farklı yükümlülükler var. Mal ve hizmet alımlarında da tek başına artış oranından verimsizlik hükmü kurulamaz. Ama maliye açısından sorulması gereken soru nettir: Faiz dışı harcama neden gelirlerden bu kadar hızlı büyüyor ve bunun ne kadarı geçici, ne kadarı kalıcı harcama tabanına dönüşüyor?

 

Keynes’i yıllardır biraz haksız kullanıyoruz. Bütçe açığı görünce “Keynesyen politika” diyoruz. Keynes bütçe açığını ahlaki bir kusur olarak görmezdi; ekonomik daralma döneminde kamunun talebi desteklemesini meşru bir araç olarak görürdü. Ama her bütçe açığı Keynesyen değildir. Harcamanın zamanı, konjonktürü ve neye gittiği önemlidir. Üretken kapasite yaratan altyapı yatırımıyla sürekli cari yükümlülük aynı ekonomik izi bırakmaz.

 

Richard Musgrave'ın klasik kamu maliyesi ayrımı da burada hala işe yarıyor. Bütçenin üç temel işi vardır. Birincisi kaynak tahsisi, ikincisi gelir dağılımı, üçüncüsü ise ekonomik istikrar. İyi bütçe yalnız “ne kadar harcadım?” diye cevap vermez; ne ürettim, kime aktardım ve ekonominin hangi sorununu düzelttim? diye de cevap vermek zorundadır. Bir trilyon liranın bütçeden çıkması tek başına bize o trilyonun iyi veya kötü harcandığını söylemez. Bütçe matematiğinin rahatsız edici tarafı budur: toplama işlemi kolaydır, kalite hesabı daha zor.

 

Gelir tarafında da benzer bir ayrım var. Eylül ayında kurumlar vergisi tahsilatı yıllık yüzde 38,2, ÖTV tahsilatı ise yüzde 7,9 geriledi. Fakat kurumlar vergisindeki aylık düşüşü “şirketler vergi ödeyemiyor” diye okumak yanlış olur; vergi takvimi ve baz etkisi aylık veriyi ciddi biçimde oynatır. Nitekim yılın ilk dokuz ayında kurumlar vergisi tahsilatı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 45,3, gelir vergisi yüzde 48,5 artmış durumda. Dokuz aylık toplam vergi geliri artışı da yüzde 34,2. Buna karşılık, ÖTV’de dokuz aylık artışın yalnız yüzde 3,1 olması ayrıca izlenmeye değer bir ayrışma.

 

Enflasyonun kamu maliyesindeki garip karakteri de tam burada ortaya çıkıyor. Yüksek enflasyon nominal gelirleri, ücretleri, tüketimi ve dolayısıyla birçok verginin matrahını şişirir. Devlet daha fazla TL vergi toplar. Fakat aynı enflasyon kamu maaşlarını, mal ve hizmet alımlarını, sosyal transferleri ve yatırım maliyetlerini de yükseltir.

 

Enflasyon bütçenin hem vergi memuru hem de harcama memurudur.

Vito Tanzi’nin enflasyonlu ekonomiler üzerine yıllar önce anlattığı mekanizmayı da hatırlamak gerekir. Verginin doğduğu an ile tahsil edildiği an arasında zaman varsa, yüksek enflasyon devletin tahsil ettiği verginin reel değerini aşındırabilir. Türkiye’de stopaj, KDV, ÖTV ve dijital tahsilat yapısı klasik “Tanzi etkisini” geçmiş dönemlere göre azaltıyor; ama Eylül’de vergi gelirlerinin yüzde 21,8 artarken fiyatların yıllık yüzde 29,73 yükselmiş olması, nominal tahsilat artışının otomatik olarak reel gelir artışı anlamına gelmediğini hatırlatıyor. Tek aylık veriyle Tanzi teşhisi koymam; ama kavramı masadan da kaldırmam.

 

Dokuz aylık fotoğraf ise Eylül’den farklı bir hikaye anlatıyor. Ocak-Eylül döneminde bütçe açığı geçen yılki 1,217 trilyon TL’den 1,840 trilyon TL’ye yükselmiş durumda. Giderler yüzde 36,4, gelirler yüzde 34,5 arttı. Buna karşılık bütçe, 9 ayda 410,8 milyar TL faiz dışı fazla verdi.

 

İşte burada faiz yeniden sahneye çıkıyor.

 

İlk dokuz ayda faiz gideri 2 trilyon 251 milyar TL. Yani bütçenin 1,840 trilyon liralık toplam açığından daha büyük. Matematik zaten ilişkiyi söylüyor: 410,8 milyarlık faiz dışı fazla, 2,251 trilyonluk faiz faturasının bir bölümünü karşılıyor ve geriye 1,840 trilyon açık kalıyor.

 

Dolayısıyla aynı bütçe bize iki ayrı şey söylüyor: Eylül ayının özel sorunu faiz dışı harcamalardaki ivme. Dokuz aylık yapısal yükün önemli bir kısmı ise faiz gideri.

 

Bu ayrımı yapmadan “faiz bütçeyi bozdu” demek de, “faiz önemli değil” demek de yanlış.

 

Evsey Domar’ın kamu borcu konusunda yıllar önce koyduğu çerçeve hala daha yararlı: borcun nominal tutarına tek başına bakmayın; ekonominin büyüme hızı, borçlanma faizi ve faiz dışı dengeyle birlikte değerlendirin. Türkiye’nin 30 Haziran 2026 itibarıyla AB tanımlı genel yönetim borç stokunun milli gelire oranı yüzde 22,3. Bu oran bugün bize bir kamu borcu krizi resmi vermiyor. Ama düşük borç stok oranı, faiz faturasının önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Borcun stoku başka, her yıl çevirmek zorunda olduğunuz borcun fiyatı da başka.

 

Bütçe tartışmasında bence en çok gözden kaçan nüanslardan biri de bu.

Borç/GDP düşük olabilir.

Faiz gideriniz yüksek olabilir.

İkisi aynı anda mümkündür.

 

Üstelik yeni OVP, 2026 merkezi yönetim bütçe açığının milli gelire oranının başlangıçta öngörülen yüzde 3,5 yerine yüzde 3,1 düzeyinde gerçekleşmesini bekliyor. Nominal açık tahmini yaklaşık 2,632 trilyon TL. Dokuz aylık 1,840 trilyon TL açık bunun yaklaşık yüzde 70’i. Dolayısıyla “Eylül’de rekor açık geldi, yıllık bütçe kontrolden çıktı” sonucuna da mevcut verilerle ulaşmıyorum. OVP ayrıca deprem harcamaları hariç tutulduğunda 2026 bütçe açığının milli gelire oranını yüzde 2,3 olarak tahmin ediyor.

 

Fakat burada küçük bir maliye numarası değil, önemli bir maliye matematiği var. 2026 bütçesi hazırlanırken yıl sonu TÜFE varsayımı yüzde 16, büyüme öngörüsü yüzde 3,8 idi. Yeni OVP'de büyüme beklentisi yüzde 3,3'e çekilmiş olsa da enflasyon tahmini yüzde 28,4'e yükseltilmiş durumda. Daha yüksek fiyat düzeyi, nominal milli geliri ve vergi matrahını artırır. Dolayısıyla bütçe açığının milli gelire oranı, kasadaki nominal açık aynı ölçüde iyileşmese bile daha iyi görünebilir. Bu “makyaj” değildir; paydanın matematiğidir. Ama oran iyileşti diye nakit ihtiyacının da aynı ölçüde iyileştiğini varsaymamak gerekir.

 

Peki bütün bunların vatandaşa ne faydası veya zararı var?

 

Bütçe açığı Ankara’da yayımlanan bir Excel dosyasında kalmaz. Sonunda finanse edilmesi gerekir. Kamu daha fazla borçlanırsa, Hazine'nin finansman ihtiyacı artar. Yurt içi tasarruf havuzu sınırsız olmadığı için kamu kağıdının getirisi banka ve yatırımcı açısından özel sektör kredisine alternatif oluşturur. Maliye literatürünün “crowding out” dediği dışlama etkisi tam olarak burada devreye girebilir. Mekanik ve birebir bir ilişki değildir; sermaye girişi, bankacılık likiditesi ve para politikası sonucu değiştirebilir. Ama Hazine'nin fon talebi arttığında KOBİ kredisinin fiyatlamasının bütçeden tamamen bağımsız olduğunu düşünmek de mümkün değildir.

 

Sanayici bütçe açığını haberlerde görür, birkaç ay sonra da kredi teklifinde hisseder.

 

Vatandaş ise başka kanallardan karşılaşır. Açık borçlanmayla finanse edilirse geleceğin faiz faturası büyüyebilir. Gelir artırıcı tedbir tercih edilirse vergi veya diğer kamu gelirleri tarafında değişiklik gündeme gelebilir. Harcama kesintisi seçilirse yatırım veya hizmet kalitesi etkilenebilir. Bunların hangisinin yapılacağını bugünden varsaymak doğru olmaz; ama bütçe açığının temel özelliği şudur: Ortadan kaybolmaz. Finansman biçimi değişir.

 

Bu nedenle Barro’nun meşhur Ricardocu denklik tartışmasını da tamamen teorik bir egzersiz olarak görmem. Teorinin katı versiyonunda vatandaş bugünkü bütçe açığını yarının vergisi olarak görür ve buna göre tasarrufunu artırır. Gerçek hayatta haneler bu kadar kusursuz hesap yapmaz; kredi kısıtları, gelir farkları ve belirsizlikler vardır. Ama teorinin basit hatırlatması değerlidir: Bugünkü kamu harcamasını yalnız bugünün parası ödemeyebilir.

 

Bütçenin dezenflasyon programıyla ilişkisi ise belki de daha önemli. Merkez Bankası iç talebi ve fiyatlama davranışını soğutmaya çalışırken maliye politikası ekonomiye güçlü ilave talep verirse para politikasının işi zorlaşır. Tinbergen bize her politika hedefinin uygun bir araca ihtiyacı olduğunu öğretmişti. Ben buna bir dipnot ekliyorum: araçların birbirlerinin frenlerine basmaması da gerekiyor.

 

Bu nedenle önümüzdeki aylarda sadece bütçe açığının kaç milyar olduğuna bakmayacağım. Faiz dışı harcama artışı gelirlerin üzerinde kalıyor mu, faiz dışı fazla korunuyor mu, cari harcamaların payı nasıl değişiyor, faiz gideri bütçede ne kadar alan yiyor ve kamu yatırımlarının niteliği ne? Benim için gerçek mali disiplin bu soruların cevabında.

 

Eylül rakamının beni rahatsız eden kısmı 532 milyar TL olması değil. Daha önce çok daha yüksek nominal açıklar da göreceğiz; ekonomi ve fiyat seviyesi büyüdükçe milyarların psikolojik etkisi giderek azalacak.

 

Rahatsız edici olan gelirlerin yüzde 22,7 arttığı bir ayda faiz dışı harcamanın yüzde 39,1 artması.

 

Ama aynı anda dokuz aylık faiz dışı fazlanın korunuyor olması da resmi karanlık okumama engel oluyor.

 

Maliye biraz böyledir.

 

Bir rakama bakıp sevinmenize de, üzülmenize de kolay kolay izin vermez.

 

Ben Eylül bütçesini bu nedenle ne alarm zili ne de başarı hikayesi olarak okuyorum. Bir uyarı olarak okuyorum: Dezenflasyonun ikinci yarısında yük yalnız Merkez Bankası’nın omzunda kalamaz.

 

Faizi düşürmek istiyorsak, bütçenin de bunu mümkün kılacak bir alan yaratması gerekir. KOBİ'nin daha ucuz krediye, vatandaşın daha düşük finansman maliyetine ulaşacağı yol yalnız PPK toplantısından geçmiyor.

 

Bir kısmı bütçeden geçiyor.

 

Çünkü kamu maliyesinde açık bırakılan hiçbir satır gerçekten boş kalmaz.

 

Bir gün ya borçlanmanın faizinde, ya verginin matrahında, ya ertelenen yatırımda ya da vatandaşın finansman maliyetinde yeniden karşımıza çıkar, hep çıktığı gibi.

 

sezerkoyun@cratone.com

 

Yasal Not

Bu yazı genel ekonomik ve kamu maliyesi değerlendirmesi amacıyla hazırlanmıştır; yatırım tavsiyesi değildir. Bütçe gerçekleşmeleri nominal verilerdir. Yazıda TÜFE kullanılarak yapılan reel yön değerlendirmeleri resmi bir reel bütçe serisi olmayıp büyüklüklerin ekonomik anlamını açıklamaya yönelik yaklaşık karşılaştırmalardır. Tek aylık bütçe verileri vergi ve ödeme takvimleri nedeniyle oynaklık gösterebilir; yapısal mali durum değerlendirmesinde kümülatif gerçekleşmeler, milli gelire oranlar, faiz dışı denge, borç stoku ve finansman koşulları birlikte dikkate alınmalıdır. Gelecekteki vergi, harcama, borçlanma veya para politikası kararlarına ilişkin kesin bir öngörüde bulunulmamaktadır.

 

Referanslar

Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine dayanan Bloomberg HT, “Bütçede Yılın En Yüksek Aylık Açığı”, 15 Ekim 2026; Hazine ve Maliye Bakanlığı, Eylül 2024 ve Eylül 2025 Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri; Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı, Orta Vadeli Program 2027-2029; Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı, 2026 Yılı Bütçe Gerekçesi; Hazine ve Maliye Bakanlığı, 30 Haziran 2026 AB Tanımlı Genel Yönetim Borç Stoku; TÜİK, Tüketici Fiyat Endeksi – Eylül 2026. Kuramsal çerçevede John Maynard Keynes’in konjonktürel maliye yaklaşımı, Richard Musgrave’ın kamu maliyesinin işlevleri ayrımı, Evsey Domar’ın borç sürdürülebilirliği yaklaşımı, Vito Tanzi’nin enflasyon-vergi tahsilatı etkisi ve Robert Barro’nun Ricardocu denklik tartışmasından yararlanılmıştır.

 

Bu yazı 105 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum